Gezi Direnişi’nin üzerinden bir yıl geçti. Bu bir yılda AKP’nin Gezi Direnişi’ne ve bu direnişe katılan kesimlere karşı ötekileştirici tutumu değişmedi. Erdoğan bu kesimleri hepten demokrasi karşıtı ilan etti. Gezi Direnişi’ni seçimle başa gelmiş bir hükümeti zorla ortadan kaldırmaya yönelik bir hareket olarak niteledi. Böylece AKP toplumun bir kesimini diğer kesimine karşı kışkırttı.
Gezi Direnişi’nden sonraki bir yıl süresinde AKP’nin politikaları her zaman bazı kesimler tarafından tartışıldı. Buna karşın Tayyip Erdoğan her konuşmasına benzer argümanlarla başladı benzer argümanlarla bitirdi. Gezicileri ağır bir dille demokrasi dışı ilan etti. Erdoğan böylece çoğunluğu laik olan bu kesim ile arasına duvarlar ördü. Bu duvarı her geçen gün biraz daha yükseltti.
Bugün Gezinin üzerinden tam bir yıl geçti. Taksim ve çevresi yine polislerce kuşatılmış durumda. Tıpkı 1 Mayıs’ta olduğu gibi yine Taksim kapalı. Böylece Erdoğan’ın Gezi Direnişi’ni anlamak gibi bir derdi olmadığı bir kez daha görülmüş oldu. Yani Erdoğan toplumun neredeyse üçte birini düşman ve sistem dışı ilan etti. Hal böyle olunca Gezi Direnişi AKP hükümeti için bir düşmana dönüştü.
Oysaki AKP ilk iktidara geldiği 2002 yılından itibaren herkesi anlamak, herkesin sorunlarına çözüm üretmek üzerinden politikasını kurmuştu. Nitekim de bunu kısmen de olsa başarmıştı. Bugün de kısmen de olsa bu yolda en azından Kürt meselesi üzerinden devam ediyor.
Ancak Tayyip Erdoğan’ın başaramadığı başka bir şey vardı. O da Türkiye’de yaşayan laik kesim ile diyalog kuramamak. Laik kesimi bu ülkenin bir vatandaşı olarak değil daha çok batılı bir uzantı görmek. Oysaki Cumhuriyet’in kuruluşundan beri bir hayli laik toplumsal kesim ister beğenelim ister beğenmeyelim bu topraklarda serpildi. Kimileri zorla kimileri kendi isteği ile laik bir yaşam biçimini benimsedi. Sonuç olarak bu laik kesim toplumun azımsanmayacak bir kesimini oluşturdu.
Tayyip Erdoğan’ın son dört yılda özellikle bu kesimleri hedef alması AKP’nin kendi meşrutiyetini de sorunlu hale getirdi. Çünkü bu ülkeyi tek başına neredeyse 12 yıldır yönetiyordu. Bu ülkede sadece İslami kesimlerin başbakanı değil aynı zamanda laik kesimlerin de başbakanıydı. Ancak Tayyip Erdoğan’ın demokratlıktan popülist muhafazakârlığa geçişi tam da bu çerçevede oldu. Laik kesim tamamen düşmanlaştırıldı. Kürt meselesini çözeyim derken laik kesimleri hepten gözden çıkardı. Bu da aslında bu toplumun homojen olmadığını bir kez daha bize gösterdi.
Tabii burada sadece AKP hükümetini suçlamak yanlış olur. Aynı zamanda laik denilen özellikle Kemalizm bağlantılı kesimler de en az AKP kadar son süreci iyi okuyamadılar. Hatta bu kesimlerin AKP dönemine göre sicilinin daha da kabarık olduğunu söylemek lazım. Neredeyse cumhuriyet kurulduğundan beri laik Kemalizm seküler değil katı laik çizgiyi herkese dayattığı için devlet bağlamında gerilimler bu toplumda hiç bitmedi. Katı laikliğe karşı İslami kesimler bir öcü olarak gösterildi. Böylece laik Kemalizm damarı AKP kadar modern dünyanın sıkıntılarını aşamayan modern dünyanın parçası oldu. Bugün AKP’nin de benzer bir patinaj içinde olduğunu görüyoruz. Moderni reddederken onun yerine İslam’ı koyan bir modern öncesi siyasi geleneğin, değişen dönüşen dünyada çözüm olacağını düşünmek tamamen bir saflık oldurdu.
Son on yılda her ne kadar AKP siyasi çizgisi modern öncesi saikleri siyasette kullanarak kendine oy devşirse bile bugün AKP kendi sınırına dayanmış bulunuyor. Bundan sonraki süreçte modern öncesi saiklerin modern saikleri benimseyenler tarafından kabul edilmesi tek başına mümkün görünmüyor.
AKP eğer bu gerçeği hala görmezden gelmeye devam ederse -aynı şey diğer partiler için de geçerli tabii ki- bütün bu partilerin daha fazla ömür sürmesi mümkün değil. Çünkü karşılıklı savaş bu modern partileri kısa vadede ayakta tutsa da uzun vadede ayakta tutması imkanız görünüyor.
Bu anlamda Gezi Direnişi’ni sadece AKP ve CHP bağlamında okumak bu toplumun sosyolojisini anlamamak olur. Nitekim birçok AKP yandaş yazar, yine birçok Kemalist ya da kendine devrimci diyen yazar, Gezi’yi modern ve modern öncesi ikiliği dışında düşünemez olmuşlardır. Bütün okumaları modern ya da modern öncesi tarihselciliğe dayanıyor olması aslında beraberinde bir siyasi gerilimi de getiriyor. Oysaki yaşadığımız çağ ne modern ne de modern öncesi çağ…
Bu yeniçağ bağlamında toplum sosyolojisine baktığımızda Gezi bu ikiliğe uymayan yeni bir dünya düzenini, yeni bir adalet düzenini talep ediyor. Kimse, kimse adına konuşmadan yatay bir dayanışmayı dile getiren yeni bir dünya talebi bu. Bu modern sonrası adalet talebi bazılarının zannettiği gibi ne bir devrim ne bir darbe ne de modern öncesi gelenek üzerinden okunabilir…
İster Gezi Direnişi’nin arkasında bazı komplocular var densin, ister dış güçler bunun arkasında densin, isterse CHP var densin bütün bu komplocu heveslerin Gezi Direnişi’nin hevesleri ile hiçbir şekilde örtüşmediğini tarih bize gösterdi. Bu da Gezi Direnişi’nin bambaşka bir şey olduğunu bize gösteriyor. O da yenidünyada bir adalet çağırısı, bir söz hakkı çağırısı anlamına geliyor.
Bu adalet çağırısında, adında adalet olan bir partinin tam aksi yönde politika geliştirmesi olsa olsa AKP içi İslami Osmanlı geleneğinin batı dışı kabul edilip kutsanması ile açıklanabilir. Batının çöktüğü oysa Osmanlının aslında gerçek hazine olduğu efsanesi yeniden küllerinden çıkarılmaya çalışıldı. Bundan dolayı AKP, toplumun bu kesimlerini hiç dinlemedi, dinlemediği gibi üzerlerine gidip sürekli onları ötekileştirdi. Yani AKP, bir anlamda toplum sosyolojisini laikler bağlamında, bir başka anlamda seküler devlet aklıyla okumayı beceremedi.
Zaten AKP hükümetinin en büyük sınavı da tam da burada patlak verdi. Laik kesimleri düşmanlaştırmanın kimseye fayda getiremeyeceğini iyi anlayamadı. Aynı zamanda Kemalist laiklerin AKP’yi düşmanlaştırarak bir yere varamayacaklarını anlamalarını zorlaştırdı. AKP’yi düşmanlaştırmanın toplumu daha fazla gerdiğini ama AKP’nin bunun farkında olmasına rağmen burunun dikine gitmesi asıl siyasi kaymayı oluşturdu.
Bir anlamda Gezi Direnişi’nin birinci yılında Tayyip Erdoğan bozuk bir pusula ile gemiyi açık denizlere sürmüş durumda. Bazı tayfaları da bu pusulanın bozuk olmadığına inanmaktadır. Pusulanın yanlış olduğunu iddia eden Kemalistler ise asıl doğru pusulanın kendilerinde olduğunu söylemektedirler. Yani iki bozuk pusula ile bu gemin bu haliyle yürümesi neredeyse imkânsız görünüyor. Milliyetçilerin ve devrimcilerin pusulası ise çoktan bozulmuştu.
Ancak bir gerçek var ki o da bu gemide küçük de olsa doğru pusulanın nasıl icat edileceğini bilen insanların olmasıdır. İşte onlar da Gezi sürecini yaşayan bazı kesimlerdir.
Doğru siyasi yönelimi gösterecek pusula Türkiye toplumunda henüz icat edilemese de Gezi Direnişi içindeki bazı kesimler bunun imkânsız olmadığını gördü. İcat edilen Osmanlıcılık, Kemalizm, İslam, katı laiklik vb modern ve modern öncesi ideolojilerin Gezi için çoktan anlamını yitirdiğini en azından her birinin tek başına devleti yönetmek için yeterli olamayacağını gördüler.
Bugün yeni pusulanın nasıl icat edileceğini bilen oldukça az bir kesim var. Bu kesimler içinde bazı Kürtler, bazı Müslümanlar, bazı sosyalistler bazı ateistler var, bu imkânı düşünüyorlar, deniyorlar.
Gezi Direnişi çoğunluğu laik kesimler içindeki karşılığını oluşturan bir tarihsel gerçeklik olarak karşımızda duruyor. Yani Gezi Direnişi ile katı laik kesimler dışında seküler olan bir aklını filiz verdiği bir kırılmayı yansıtıyor. Bu filizi AKP göremedi. Göremediği gibi kendi içindeki yeni seküler filizleri de neredeyse kuruttu.
Laik kemsiler içinde bazıları doğruyu gösteren pusulanın sekülerliği kabul eden, buradan hareket eden bir siyaset anlayışından geçtiğini sezdiler. Ancak siyasi partiler henüz bunu sezilen şeyi göremediler, ne AKP ne CHP ne de MHP.
Seküller olan şeyin ötekini aşağılamak, yok saymak olmadığını Gezi Direnişi ile bazı seküler kesimler ispatlamış oldu. Ateisti, devrimcisi, dindarı, eşcinseli, sanatçısı hepsi bir arada yaşamasını bildi. Gezi Direnişi’nin anlamı katı laiklerin değil seküler bir kuşağın direnişi oldu.
Yoksa Gezi Direnişi’nde AKP’nin asrı saat özlemi, Kemalizm’in Mustafa Kemal özlemi ya da bazı Ortodoks solcuların devrim özlemi kimseyi tatmin etmedi. Bilakis her kesim kendi ideolojisinin dayattığı oranda çatışmanın tarafı oldu. Gezi Direnişi seküler yaşamın bu topraklardaki ilk deneyimi oldu. Bu deneyim ne modern öncesi ne de modern sonrası bir siyasi çerçeve içinde değerlendirilebilecek bir olay değildi.
Nitekim özellikle AKP’nin bir yıllık Gezi sonrası süreci AKP’nin gerilemesinin de bir göstergesi oldu. AKP ne kadar Gezi Direnişi karşıtı söylemi geliştirirse o kadar gerilemesi mümkün oldu. Yerel seçimler bunun ilk belirtisi oldu. Bundan sonraki süreçte Tayyip Erdoğan, Gezi okumasını doğru yapmadığı oranda modern ve modern öncesi bir siyasi parti geleneğinin başbakanı olmaktan kurtulamayacaktı. Çünkü seküler olan şey sadece maddi gelişme değil aynı zihni gelişmedir de. AKP’nin seküler bir dünyayı sahiplenmesi ise tam da şu noktada önem arz ediyor.
Türkiye cumhuriyeti bütün dünyada olduğu büyük bir gelgit içinde yeniçağın eşiğinde yaşıyor. Ya yeni çağı anlayıp ona uygun bir İslam geleneği oluşturacak ya da kendini yalnızlaştıracak, marjinal kalacak.
Ancak toplum yeniçağa adapte olmak için başka yolları denemekten vazgeçmeyecek. Bunu başaran her ne olursa olsun toplum da o yönde hareket edecek. Belki de İslam değil belki başka bir şey insanları peşinden sürükleyip götürecek. Tarih de bunun yüzlerce örneği ile dolu değil mi zaten.
AKP bu tarihsel kırılmanın eşiğindeki toplumu, ya iyi okur anlar, kendini yenidünyaya adapte eder, ya da diğer modern partiler gibi bu toplumun ihtiyaçlarına cevap vermez duruma gelir. Nitekim bugün yaşana şey de tam bu düğümü çözme kabiliyetine yatmıyor mu?
Türkiye siyaseti bu düğümü gerçek anlamda çözecek bir siyasi dalganın peşinden gidecek olgunluğa gelmiş görünüyor. Önemli olan bu siyasi olgunluğu seküler bir akıl ile yeniden buluşturmak. Yoksa modern öncesi ve modern hayatın siyaseti günümüzün toplumunu anlamada yetersiz kalacaktır. Bütün partilerin bu düğümü çözmek için daha fazla çaba sarf etmesi gerekir.

Kaynak:  http://www.carkmag.com/geziden-bir-yil-sonra-sekulerizm-ve-akp/